Kırmızıda Geçen Cenaze Aracı
Günlerden bir gün, öğlen vakitleri. Araba sürmekteyim, belirli bir saatte orada olmalıyım, ancak olmasam da olur. Geç kalsam da olur, gideceğim kişiye pek de saygım yok.
Caddedeyim, bol trafik ışıklı bir cadde. 'Bu ne kadar fazla ışık' diye söylenirken yeşil ışık, ansızın sarıya dönüştü. Aslında hafif gazlasam geçeceğim, ama siktir et deyip ışığın kırmızıya dönmesini bekledim.

Yeşilin yanmasını beklerken hafif dalmış, niye geç kaldığımın bahanelerini düşünmeye başlamıştım. 'Trafik?'...çok klişe. 'Alarmım çalmadı, telefon sessizde kalmış.' Çok salakça, karşımdakinin zekamdan şüphe duymasını istemem. Az daha düşüneyim, daha mantıklı bir bahane bulmalıyım diye söylenirken yanımdan müthiş bir hızla yeşil bir araç geçti. Işığı kontrol ettim, hala kırmızı. Araca baktım, önce tepesine. Çakarı da yok, allah allah.

Hızla görüş alanımdan çıkarken, tekrar bakındım. Bir cenaze aracıydı. Cenaze aracı, nereye yetişiyor? Ölü, ölünün tanımı gereği, geç kalmış biri değil mi zaten? Ondan daha az aceleli kim olabilir? Ulan bari ölüye acele ettirmeyin diye başlayan cümlemi küfürlerle bitirirken telefonumun kilit tuşuna bastım, saati kontrol etmek için. Öğle ezanı yaklaşıyordu, demek ki şoför bey, ölüyü namaza yetiştiriyor. Telefonu niye açtım, saatim var ya, oradan da bakabilirdim. Ulan saate de bakmama gerek yok, aracın ekranında zaten yazıyor, dedim.

Her bir tarafım saat dolu. Modern dünyanın pek bir acelesi var. Öyle ki ölüye bile bir saat veriliyor, cenaze namazı 13.30, defin 14.15, mezarlığın mesai saati var. Belki de acele eden ölü değil, şoför. Belki ikinci bir cenazesi var yetişmesi gereken. İkindi vakti başkasını gömecek? Belki mesaisi bitiyor. Bir ölünün başkasının vardiyası olması. Bu daha bi' acayip geldi. Derken yeşil yandı. Gaz pedalını sonuna kadar kökledim, yanımdaki araçla farkı açmalıydım. Mutlaka tamponumu, o plastik parçayı görmeliydi. Bu da takıntılarımdan biriydi. Bir çorbacıya gittiğimde, çorba lav gibi kaynamıyorsa içememem, çorbayı lav gibi isteyip, yanındaki suyu da buz gibi istemem. Hava hafif sıcak olsun, klima yoksa, bir dakika bile uyuyamamam? Yanımda bir horlayan varsa, ya da düzenli aralıklarla gelen herhangi bir ses varsa, damlayan bir musluk gibi. Gözüme bir damla uyku girmemesi sabaha kadar? Hiç mi övüneceğim, hava atacağım bir takıntım yok? Nelerle övünmeliyiz... Övünmek tabi ki saçma, övünmeyi değil övülmeyi istersin. Çevrende seni övecek kimse yoksa, övülecek hiçbir şeyin yoksa kendi kendine övünürsün. Bu yüzden egolu insanlarda bir zeka geriliği görülür. En çok neyiyle övünenler itici gelir? Yeni aldığı telefonuyla, arabasıyla, saatiyle, parasıyla ya da diplomasıyla. Mesela göz rengiyle övünen birisi o kadar itici gelmez bize. Boy uzunluğuyla övünse, içimizden küfür etmeyiz.

Aslında tam tersi bir durum, daha mantıklı değil mi? Doğuştan gelen bir şeyle, sıfır emekle sahip olduğu bir şeyle övünen birisi, sonradan, müthiş bir emekle sahip olduğu bir şeyle övünen birisinden daha salak değil midir? Kimse uzun boyuyla övünene kızmıyor, çünkü kimse uzun boya çalışıp ulaşamadı. Yoksa emek verene kıskançlık, bedavaya konana merhamet mi duyuyoruz?

Bu sorunun cevabını bulamadım ama gitmem gereken yere vardım, 'niye geç kaldın' diye sordu. Kırmızıda bir cenaze aracı geçti, dedim. İnanmadı, hatta zekamdan şüphe etti. En iyi bahane gerçek olandı, o da işe yaramadı. Tabutun içindekine ise hiçbir şey sormadılar, artık ne bahanesi vardı ne de takıntısı, yine de vaktinde gömüldü.




Yorumlar